APA 7: Şafak, E. K. (2023, September 27). Aramızdaki Otoriterler. PerEXP Teamworks. [Article Link]
Son dönemlerde ortaya çıkmış olan birçok, bilhassa radikal, özgürlükçü kendini aynı zamanda muhafazakâr olarak tanımlıyor. Hatta bu kişiler özgürlükçü kimliklerinden önce sağcı veya muhafazakâr kimliklerini öne çıkarma peşindeler. Muhafazakârlığın bir hayat felsefesi olarak tanımlanmasından bahsetmiyorum. Bu şüphesiz ki özgürlükçülük ile çelişmez. John Locke belki de görüp görebileceğimiz en dindar insanlardandı ama onun çizdiği ilkeler şu an büyük bir özgürlükçü görüşle karşı karşıya olmamızın en büyük sebebi.
Araştırmamız boyunca ‘Muhafazakâr’ derken, görüşünün herkes tarafından benimsenmesi için devlet gücünü arkasına alarak çabalayan insanları kastediyor olacağız, bu yalnızca din ile ilgili değil; tüm otoriter görüşler aynı yöntemleri benimsiyor bu sebeple ‘Muhafazakâr’ tanımımızın geniş bir kapsamı olduğu önemli bir ayrıntı. Dindar veya geleneklerine bağlı insanlar buradaki araştırmamızın muhattabı değildir. Araştırmamız özgürlükçülük hakkındaki güncel bir paradigmayı hedef aldığı için tanımları bu şekilde kullanmalıyız, muhafazakârlık bu yöntemleri benimseyen tek görüş olduğu için değil. Bu sebeple, tüm otoriter görüşleri kapsayabilecek bir araştırma amaçlıyoruz ve tartışacağımız özgürlük, kesinlikle Isaiah Berlin’in yaptığı ayrımını kabul ediyor olmamız sebebiyle ayrıntılı olarak ifade edilmeyi hak ediyor. Araştırmamız bir pozitif (Göreve bağlı) özgürlük tanımını tanımıyor. Eski zamanların “Laissez-faire” savunucularının köklerini temsil ettiği negatif özgürlük üzerine bir araştırma yapacağız. [1] Negatif özgürlüğü araştırırken Murray N. Rothbard’ın muhafazakârları militarist eski düzenin savunucuları olarak tasvir etmesinden yola çıkacağız ve bunun tarihsel kökenlerine göz atacağız. [2]
Değerlendirecek olduğumuz ‘Özgürlükçüler’ politik muhafazakârlığı benimsediklerini söylüyorlar, fakat özgürlükçülüğü de sık sık dile getirmeyi unutmuyorlar. Muhafazakârlık ve özgürlükçülüğün bir arada olup olamayacağını sorguluyoruz. Dünya çapında özgürlükçülerin muhafazakâr olmak gibi bir zorunluluğu olduğuna dair yaygın ön yargılar oluşmaya başlıyor, muhafazakâr ‘Özgürlükçüler’ muhafazakâr olmayanları sıklıkla özgürlükçülükten ‘Aforoz’ ediyorlar. Amacımız, bunun bir çelişki olup olmadığını tarihsel kökenler üzerinden tartışmak olacak.
Murray Rothbard, Devrimler Çağı’nın dünya siyasetini ikiye böldüğünü söylüyordu. Eksenin sol tarafında yeni düzeni getirmeyi amaçlayan liberaller, sağ tarafında ise eski sistemi savunan muhafazakârlar vardı. [3] Her ne kadar genel kanı bunun Fransız Devrimi ile başladığı yönünde olsa da, daha önceye gidilebilir: 1688 yılına. 1688 yılı modern İngiltere’nin kaderini değiştiren yıldır. Eski mutlakiyetçi yönetimin bir ‘Darbe’ ile indirilmesi (Ki kral tahtı terk ederek kaçmıştır) ve yerine yeni bir monark yerleştirilmesiyle bir sistem değişikliğini temsil eder bu yıl. 1680’lerde yönetimde olan Stuart hanedanının üyesi II. James bir Katolikti, bu sebeple tahtta oturması halk arasında her zaman bir rahatsızlık konusu olmuştu. Dönemin liberal (Kralın tahttan indirilmesini isteyen) kanadı Whigler, II. James ve destekçilerini ‘Papa’nın Yamağı’ olarak görüyordu. [4] Böyle söylemelerinin sebebi ise, James’in çok kez Katolik devletlerle gizli antlaşmalar yapmaya çalışmasıydı. Onlara göre James halkına ihanet etmişti ve halkına bu şekilde ihanet etmesinin tek sebebi ise tahtını korumaktı. James’i tahtını koruması yönünde destekleyenler kraliyetçi (Royalist) kanatta yer alan Tory Partisi’ydi. Dönemin İngilteresi yaşamayı arzulayacağınız bir yer değildi, ekonomik sıkıntılar iyice hissedilmeye başlanmış, muhaliflerin kanlı tasfiyesi günlük hayatın bir parçası haline gelmişti. Bu yönetimi savunurken Toryler, kralın kutsal bir konumu olduğunu söylüyordu.
Buna göre her kral Tanrı tarafından atanmış bir elçiydi ve krala karşı çıkmak Tanrı’ya karşı çıkmak ile eş değerdi. Torylerin karşısında yer alan Whigler ise dönemin liberal (Değişimci-ilerici) kanadını oluşturuyordu. Halkına ihanet etmeyen bir kral ve güçlü bir parlamento ile ülkenin dış etkilerden arınmasını istiyorlardı. Tory’leri ”Papa Yamağı” olarak tanımlamalarının bir sebebi vardı: Çift kılıç doktrininin bir gereği olarak Papa her kralın üstünde yer alıyordu. [5] Ne kadar güçlü bir devletin kralı olduğu fark etmeksizin tüm kralların üzerinde söz hakkına sahip bir Papa vardı. Papa I. Gelasius’un hakim kıldığı bu doktrine göre, krallar insanın maddi yönünü temsil ediyorken ve onun yöneticisiyken; Papa ise insanın manevî yönünün yöneticisiydi. Bu kural Katolik dünyasında büyük kabul görmüştü ve kutsal değerinden dolayı Papa her zaman kralın üstünde tutuluyordu. Bu sebeple ülke yönetiminin bağımsızlığı (Kralın katolik olması sebebiyle) Whigler arasında her zaman tartışma konusuydu. İngiliz siyaseti de tam olarak bu konu yüzünden ikiye bölünmüştü. Torylere ve Whiglere mercek tuttuğumuzda, en başta bahsettiğim, hayat felsefesi olarak muhafazakârlık ve politik muhafazakârlık ayrımının en net örneklerinden birine ulaşıyoruz.
Toryler ülkedeki Katolik ve kraliyetçilerin bir numaralı birleştiricisiydi. Ancak, kişilerin Katolik olmasıyla değil, vizyonlarının Katolikliğiyle ilgileniyorlardı. Kişisel dünyasında Katolik inancına sahip olan ancak Whig davasına hizmet etmiş birçok isim bulunuyor. Örneğin, Lord Acton, Thomas Aquinas’ı “İlk Whig” olarak tanımlıyordu. [6] Peki ya bu çelişkili değil miydi? Aquinas henüz protestanlığın bile ortaya çıkmadığı bir dönemde kilise babasıydı. Acton onu neden böyle tanımladı? Tabii ki özgürlük mücadelesine verdiği katkılardan dolayı. Veya daha yakın bir döneme bakarsak Richard Hooker da bir Whig olmasına rağmen Katolik inancına sahipti. Buradan anlamamız gereken şey, dönemin İngiliz muhafazakârları dini gerçekten de tamamıyla politik olarak ele alıyordu. İnsanların kişisel dünyasıyla ilgilenmiyordu ve bu yüzden, kutsal bir konumu olduğu ve Katoliklerin (Papa) üstünlüğünü temsil ettiği için, muhaliflerin vatana ihanet ile suçladığı Kral James’i savunuyorlardı. Bu çalkantılı dönemin sonunda, 1688 Devrimi, başarıyla gerçekleşti ve yeni yönetim yeni bir anayasa ile yetkileri sınırlanmış şekilde göreve başladı. Yine bununla bağlantılı bir örnek I. Charles’ın idamında mevcuttu.
I. Charles, hükümdarlığının erken döneminde Katolik Hemrietta Maria ile evlenmişti. Ülkedeki çoğunluk olan Protestanlar buna şiddetle karşı çıkmıştı. Bu ve buna benzer birçok muhalefetten rahatsız olan Charles, ilki 1625’te olmak üzere dört yılda üç kere parlamentoyu feshetti. 1629’da ise parlamentoyu dağıttı ve kendisini tek karar mercii haline getirdi. Bunları yapmasının sebebi ise İskoç sisteminden alışık olduğu zayıf parlamentoyu İngiltere’de de istemesiydi. Bu düşüncesi zaten henüz iktidara geldiğinde bile parlamentoyu tedirgin etmeye yetmişti. Bu çalkantılı dönemlerden sonra Charles, 1642’de başlayan iç savaş sonucunda İskoçlar tarafından ele geçirildi ve İngiliz Parlamentosu’na teslim edildi. Parlamentodan infaz kararı çıktı ve böylece infazı gerçekleşti. Olayı duyan Amerikan Katolik muhafazakârları kralı bir kahraman olarak resmediyordu. Tarihe baktığımızda onu bir kahraman olarak adlandırmak zordur, ancak dininize mensup biri ise onu kesinlikle kahraman olarak görebilirdiniz. Amerikan Katolikleri de aynen bunu yaptı. Bunun karşısında ise Amerikan Püritenleri kralı vahşi bir tiran olarak resmetmişti ki bu gerçekçi bir bakıştı. Ayrıca, daha önce bahsettiğimiz gibi, kralın Protestan olmasının Whigler için gerçekten bir şey ifade etmediğini bu örnekten net şekilde anlayabiliyoruz.
17-18. yüzyıl İngiltere siyasetini muhafazakâr-liberal ayrışmasında milat alınmayı hak etmesinin diğer bir sebebi ise özgürlükçü görüşün ortaya çıkışının aynı topraklarda ve aynı dönemde gerçekleşmiş olmasıdır. Özgürlükçü düşüncenin babası John Locke da bir Whig’di, hatta Whiglerin fikir önderiydi. Muhafazakâr kanadın kraliyetçiliğine karşı verilen büyük mücadelede aktif şekilde yer almıştı. Devrim kalkışmasının başarıyla sonuçlanmasında büyük emeği vardı ve İngiliz ulusunun hainleri cezalandırdığını söylüyordu. Dönem siyasetinde Locke’u anarken atlamamamız gereken bir detay var. Locke’un patronu ve dönemin kralı olan II. James, Locke’un Ashley Cooper ile beraber yayınladığı ve James’in mutlakiyetçiliğine yönelik büyük eleştiriler barındıran kitabı James’in emriyle yakılmıştı. [7] Bu olayın sonucunda Locke (Muhafazakârların hayran olduğu) Kral James tarafından öldürtülmemek için Fransa’ya kaçmak zorunda kaldı. Özgürlükçülüğün babasının infazını emreden krala kutsallık atfeden ve savunan ise muhafazakâr Toryler’di.
Özgürlükçülerin muhafazakârlarla çatışması tabii ki yalnızca İngiltere’ye özgü değildir. Benzer bir çatışmaya İspanya’da da rastlamak mümkün. 1808’de Napolyon tarafından işgal edilen İspanya’da, tahta henüz yeni çıkmış olan VII. Ferdinand Napolyon hakimiyetinin tesis edilmesi için ne yapması gerektiğini bizzat ona sordu. Bunun sonucunda tahtı bıraktı ve yerine I. Jose (Joseph Napoleon) geçti. Bu süreçte bazı yerel meclislerde çoğunluğu oluşturan liberal milletvekilleri dönemin en liberal anayasası olarak nitelendirilecek olan yeni bir anayasa için mücadele vermekteydi. 1813’te VII. Ferdinand’ın tahta geri dönüşünden sonra yeni anayasayı kabul etmesi meşruiyeti için şart koşuldu fakat o buna dair net söylemlerden kaçınıyor, yalnızca geçiştiriyordu. Anayasa konusunda baskılar sürerken, ülkedeki diğer büyük politik kesim olan muhafazakârlar, Ferdinand’a anayasayı reddetmesini söylüyordu. İspanya sokaklarında “Din elden gidiyor” nâraları atıyor, politik çevreleri etkilemeye çalışıyorlardı. Bunu söylerken, Roma Katolik Hiyerarşisi’nin korunması gerektiğini söylüyorlardı ve baskıları gerçekten de işe yaramıştı. Ferdinand önce yeni anayasayı reddetti. Sonra ise anayasanın destekçisi olan liberal liderleri tutuklattı ve sürgüne gönderdi. Liberaller, Ferdinand’ın mutlakiyetçiliğine karşı gizlice bir isyan örgütlediler ve Jose Maria Torrijos’un önderliğinde Malaga’ya çıkmaya çalışırken yakalandılar. Antonio Gisbert’in ünlü tablosunda da görebileceğimiz gibi Torrijos ve arkadaşları 1831 yılında Malaga’da henüz mahkemeye çıkarılmadan kurşuna dizilerek idam edildi.
Bu kadar net tarihsel karşıtlıklara rağmen muhafazakârlar gerçekten de bir dönem özgürlükçüler ile yan yana politik arenada yer almıştı. Bu dönem Büyük Buhran sonrasında Başkan Roosevelt tarafından ilan edilen Yeni Düzen’in (New Deal) şekillendirdiği politik zemin sebebiyle gerçekleşmişti. Roosevelt’in yeni önerisi, Amerikan Devletinde köklü değişikliğe gidiyordu. Artık düzen daha merkezî ve daha eşitlikçi olacaktı. [8] Özgürlükçüler bu yeni düzenin en büyük muhaliflerindendi. Avusturya Liberteryenizminin temsilcilerinden Robert Higgs, Yeni Düzen ve sonrasında ortaya çıkacak olan refah devletinde devletin bir “Para pompalama makinesine” dönüştüğünü kabul ediyor ve bu konuda Wilhelm Röpke’e katıldığını söylüyordu. [9] Diğer yandan, -Ludwig von Mises, Friedrich Hayek, Murray N. Rothbard gibi- tüm modern özgürlükçüler neredeyse hayatları boyunca refah devletine karşı mücadele vermişti. Yeni Düzen sonrasında ortaya çıkan, eski sağ olarak adlandırılan, muhafazakâr kanat tıpkı özgürlükçüler gibi bu değişikliklerin karşısında yer alıyordu. John Flynn, Garet Garrett gibi isimlerin yer aldığı bu hareket, Roosevelt’in eşitlikçi ve merkeziyetçi politikalarına tepki olarak doğmuştu. [10] Aslında Flynn hayatı boyunca kendisini bir liberal olarak tanımlamıştı. Garet Garrett ise Rothbard ile birlikte bir Yeni Düzen analizi bile yayımlamıştı. [11] Bu bakımdan eski sağ, gerçekten de özgürlükçülerin yol arkadaşıydı. Bu birlikteliğin bozulmaya başlaması, Sovyet Komünizmi’nin yükselişiyle paralel ve bağlantılı şekilde gerçekleşmiştir. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra, özgürlükçüler savaştan önce savundukları ilkeleri savunmaya devam ederken Sağ farklı şeyler planlıyordu. Savaş sonrasında muhafazakârlar bütün odağını komünizm mücadelesine çevirmişti. 1950’lerde McCarthy’nin yükselişiyle beraber Amerika’da büyük bir komünist avı baş göstermişti. [12] Komünist avının aracı ise tabii ki sert kanunlar ve devlet gücüydü. “A Young Republican’s View” (Genç Bir Cumhuriyetçi’nin Görüşü) isimli çalışmasında William Buckley şöyle yazıyordu:
Biz (Yeni muhafazakârlar) bir süreliğine büyük hükümeti kabul etmek zorundayız. Sınırlarımız içerisinde totaliter bir bürokrasi olmadan ne saldırı ne de savunma savaşı yürütemeyiz.
William Buckley [13]
Buradan anlaşılacağı gibi, savaş sonrasında muhafazakârlar devlet gücünü tüm şiddetiyle çekinmeden kullanmaktan yana taraf tutuyorlardı. Aynı dönemlerde, özgürlükçülüğün önderlerinden olan, Murray Rothbard ise, “Devletin Anatomisi” isimli eserinde devletin baskı ve şiddet yoluyla gelir elde etmesini ve özel mülkiyete müdahalesini kınıyordu. [14] Muhafazakârlar hiçbir bireye veya (Özgürlükçülüğün temeli olan) özel mülkiyete hassasiyet göstermeden, tehdit olarak gördükleri, politik isimlere orantısız şiddet uygulamaktan çekinmiyorlardı. [15] Aslında muhafazakârların bu tutumunun kökenlerini anlamak çok da zor değildir. Muhafazakârlığın erken temsilcileri, feodalizmin yavaş yavaş gücünü kaybetmeye başladığı dönemlerde feodal lordların güçlerini geri kazanması için her şeylerini ortaya koyuyordu. Orta çağda ortaya çıkmaya başlamış (Ve çoğunluğu feodalizmin etkisinden kaçmaya çalışan) serbest ticaret bölgelerini ve feodal bürokrasiden kaçmayı deneyen tüccarlara en büyük ceza lordun, yani eski düzenin, koruyucuları tarafından kesiliyordu. [16] Bu serbestleşme arzusu ilerleyen dönemlerde feodalizmin sonunu getiren olaylar silsilesinin tetikleyicisi olacaktı. Muhafazakârların savunduğu feodal lordlar, bir topraktaki tüm mallar ve insanlar üzerinde Tanrı tarafından bahşedilmiş uydurma bir hakka atıfta bulunarak sahiplik iddia ediyordu. Ortada ne Locke’un temellendirdiği şekliyle bir mülkiyet elde etme şekli (Emek) vardı, ne de bir sözleşme. Onların ‘Malı’ olmayı kabul etmeyen insanlar ise istisnasız şekilde öldürülüyordu. Zygmunt Bauman’dan öğrendiğimiz ve az önceki tarihsel araştırmamızın gösterdiği eski zamanlarda (Orta çağ da buna dahildi fakat yeni ve yakın çağda bile mevcut olduğu) gibi, özgürlük bir ödüldü, statü göstergesiydi. Özgürlük bir ayrıcalıktı; istenen ve aykırı olanı ayırmak için kullanılıyordu. [17] İşte bu düzenin modern temsilcileri olan Buckley gibileri, tam da feodal düzenin kalıntıları için politik mücadele veriyordu. Özgürlükçüler ise tam tersine, özgürlüğün bir hak olmasına karşı çıkmış ve hatta bunun etrafında birleşmişti:
Özgürlükçü inanç, son olarak, çok daha iyi bir gelecek vaadiyle birlikte Amerikan geçmişinin en iyilerinin gerçekleşmesini sunar… özgürlükçüler, Amerika Birleşik Devletleri’ni inşa eden ve bize Amerikan mirasını bahşeden büyük klasik liberal geleneğin doğrudan bir parçasıdırlar. bireysel özgürlük, barışçıl bir dış politika, minimal hükümet ve serbest piyasa ekonomisi.
Murray Newton Rothbard [20]
Ancak, bu gelenek de zamanla aşınmıştı. Samuel Francis’in dediği gibi, yeni sağ, Orta Amerikalıları; cinsellikte normallik, dindarlık, geleneklere bağlılık gibi ilkeleri savunarak cezbetmişti. [13] Orta çağdaki lordlar da görüşlerini tıpkı böyle temellendiriyordu. Bunları sağlamaktaki yöntemleri ise tabii ki sınırsız devlet gücüydü. Onlara göre toplumun istenen yönde şekillendirilmesi için devlet gücünün kullanılması kaçınılmazdı. Yeni muhafazakârların 1900’lerin ortasında seçtiği yöntem, komünist olmamayı (Kısıtlı) özgürlük ile ödüllendirip kendine bağlamak iken komünistlere dünyada cehennemi yaşatmaktı. Peki ya en başta sorgulamak için yola çıktığımız özgürlük bu görüşlerin arasında mevcut mudur? Cevap okuyucuya aittir. Yeni sağ’ın ortaya çıkışından birkaç yıl önce Ludwig von Mises bu konuları adeta önceden biliyormuş gibi yazıyordu. Human Action‘da şu cümleleri yazıyordu:
Bireyi kendi aptallığına karşı korumanın hükümetin görevi olduğu ilkesi bir kez kabul edildiğinde, daha fazla tecavüze karşı hiçbir ciddi itirazda bulunulamaz. Alkol ve nikotinin yasaklanması lehine iyi bir örnek oluşturulabilir. Ve neden hükümetin yardımsever takdirini yalnızca bireyin bedeninin korunmasıyla sınırlayalım? Bir insanın zihnine ve ruhuna verebileceği zarar, bedensel kötülüklerden daha feci değil mi? Neden onun kötü kitaplar okumasını, kötü oyunlar görmesini, kötü tablolara, heykellere bakmasını, kötü müzik duymasını engellemiyorsunuz? Kötü ideolojilerin yaptığı kötülükler, elbette, hem birey hem de tüm toplum açısından, narkotik ilaçların yol açtığı zararlardan çok daha zararlıdır.
Ludwig von Mises [18]
Bunları yazarken adeta Locke’un modernize edilmiş bir versiyonu gibi görünüyordu. Hoşgörü Üzerine Bir Mektup‘ta Locke, “Kişinin kendi isteğiyle sağlıksız olmasına hükümetin müdahale edemeyeceğini” söylüyordu ve şöyle devam ediyordu; “Tanrı bile insanları kendi iradelerine karşı korumaz.” [19] Fakat muhafazakârlar buna taban tabana zıt bir duruş sergiliyor. Az önce bahsettiğimiz, cinsellikte normallik ve geleneklere bağlılık gibi meselelerde muhafazakârlara göre herkes bu görüşleri benimsemeli ve devlet bu uğurda aktif rol oynamalıydı. Onlara göre toplum “Normalliğe” göre şekillendirilmeliydi ve bu uğurda kullanılacak her türlü şiddet kabul edilmeliydi. Gerçekten de, insanı kendine karşı korumayı planlayan muhafazakârlar ile özgürlükçüler yan yana anılabilir mi? Ancak eklemeliyim ki, muhafazakârların devlet gücünü her zaman desteklediğini söylemek yanlış olur. Onlar gerçekten de, eğer devlet gücü isteklerinin tersinde kullanılıyorsa onun en büyük düşmanıydı. Bu konuda asla taviz vermediler ve belki de tutarlı oldukları tek şey bu oportünist duruşlarıydı.
Bu geçmişlerinin bilinmesine rağmen muhafazakârlar ve özgürlükçüler, 1970’lerden sonra, sıklıkla beraber anılmaya başlanmıştır. Hatta ortak politik hareketler ortaya çıkmıştır ve daha da ileri gidenler özgürlükçü hareketin muhafazakârlığın içinden çıktığı gibi iddialar ortaya atmıştır. Bu, büyük ölçüde Lew Rockwell’in Liberteryenizm için politik yol haritası gösterirken muhafazakârlara dizdiği övgülerden sonra güçlü bir taraftar kitlesi kazanmıştı. 1990 gibi geç bir zamanda (Yeni muhafazakârlığın devletçiliği çoktan biliniyorken) bile Rockwell muhafazakârlarla yol yürünmesi gerektiğini söylemiştir. [21] Ancak, yaptığımız değerlendirme bunun tersini işaret ediyor gibi görünmekte. Muhafazakârların devlet gücünü kullanmaktan çekinmediğini ve bunu kendi fikirlerinin doğruluğunu kabul ettirmek için yaptığını birçok tarihsel olay ve alıntı ile az önce gördük Bu, birçok kez kanıtlandı ve mantıksal olarak kurduğumuz bu iddianın ampirik kökenlerini daha da derinleştirmek çok basit. Günümüzde bile hâlen bu konunun deneyini yapmak mümkün.
Sonuç olarak, muhafazakârlık tarih boyunca liberallerin karşısında yer alarak kendi siyasî varlığını sürdürmüştür. Sosyalist görüşlerden bile önce, muhafazakârlar liberalleri yok etmenin yollarını aramıştı. Bu uğurda buldukları yollara Rothbard tarafından ”Muhafazakâr yöntemler” ismi verildi. [22] Ona göre sosyalistlerin özgürlüğü savunamayacak olmasının sebebi, özgürlüğe giden yolda muhafazakâr yöntemleri (Devletçilik, merkeziyetçilik) benimsemiş olmasıydı. Sosyalistlerin çoğu zaman içinde birer muhafazakâr gibi davranmaya başlamış ve liberteryen hareketlerden kendini uzaklaştırmıştı: ”Devlet ve statüko ile ve bütün bir yeni-merkantilizm, tekelci devlet kapitalizmi, emperyalizm, ve savaş aygıtıyla ebediyen uzlaştılar. Muhafazakarlar da, aynı şekilde, kendilerine yeni bir şekil vermiş, modern endüstriyel sistemle başa çıkmak için yeniden gruplanmışlar, doğrudan veya dolaylı yollarla yenilenen bir merkantilizm, torpilli kapitalistlere ve yan-feodal toprak ağalarına dayalı, devlet tekeli imtiyazının damgasını vurduğu bir devletçilik rejimi ister hale gelmişlerdi.”. [23] Görülen odur ki; tartışmayı amaçladığımız radikal liberal gelenek ve muhafazakârlık ilişkisi net bir karşıtlık içermektedir. Özgürlükçü gelenek büyük oranda muhafazakârlara karşı yükselmiş ve karşıtlıklarını bunun üzerine kurmuştur. Sosyalistleri muhafazakâr yöntemleri sebebiyle eleştirmiş olan özgürlükçü görüşü muhafazakârlık ile barıştırmaya çalıştırmak apaçık bir oksimoronluk gibi görünmektedir.
Kaynaklar
- BOOK CHAPTER Berlin, I. (1958). Two Concepts of Liberty (pp. 2-5). Oxford University Press.
- BOOK CHAPTER Rothbard, M. N. (2009). Eşitlikçilik: Doğaya Karşı İsyan. (p. 31). Liberte Yayınevi.
- BOOK Rothbard, M.N. (2019). Left and Right: The Prospects for Liberty. Mises Institute.
- BOOK CHAPTER Oakeshott, M. (1950). Patriarcha and Other Political Works. By Sir Robert Filmer. Edited by Peter Laslett (pp. 34-35). Philosophy.
- BOOK Bjork, R.E. (2010). The Oxford Dictionary of the Middle Ages. Oxford University Press.
- BOOK Novak, M. (1989). The Catholic Whig Tradition. Crisis Magazine.
- BOOK CHAPTER Brewer, H. (2017). Slavery, Sovereignty, and Inheritable Blood: Reconsidering John Locke and the Origins of American Slavery (p. 1054). The American Historical Review.
- BOOK Henry, J.F. (2018). Reflections on the New Deal: The Vested Interests, Limits to Reform, and the Meaning of Liberal Democracy. Levy Economics Institute.
- BOOK CHAPTER Higgs, Robert. (1987). Crisis and Leviathan: Critical Episodes in the Growth of American Government (p. 12). Oxford University Press.
- BOOK Blanchette, J. (2004). Libertarianism, Conservatism, and All That. Mises Institute.
- BOOK Garrett, G., & Rothbard, M. N. (1980). The Great Depression and New Deal monetary policy. San Francisco, Calif: Cato Institute.
- BOOK Storss, L.R.Y. (2015). McCarthyism and the Second Red Scare. Oxford Research Encyclopedias.
- BOOK CHAPTER Hoppe, H. H. (2022). Buckley, W. F. (1952). A Young Republican View. The Commonweal. In The Intellectual Incoherence of Conservatism. Mises Institute.
- BOOK Rothbard, M.N. (1974). Anatomy of the State. Mises Institute.
- BOOK CHAPTER Hoppe, H.H. (2022). Sosyalizm ve Kapitalizm -Bir Teori- (pp. 99-105). Liberus Kitap.
- BOOK CHAPTER Eco, Umberto. (2014). Ortaçağ: Barbarlar, Hristiyanlar, Müslümanlar (pp. 284-287). Alfa Yayınları.
- BOOK CHAPTER Bauman, Z. (2020). Özgürlük (pp. 17-18) Ayrıntı Yayınları.
- BOOK CHAPTER Mises, L.V. (1998). Human Action (pp. 728-729). The Ludwig von Mises Institute.
- BOOK CHAPTER Locke, J. (2017). Hoşgörü Üzerine Bir Mektup (pp. 50-51). Liberte Yayınevi.
- BOOK CHAPTER Rothbard, M. N. (2006) For A New Liberty: The Libertarian Manifesto (p. 402). The Ludwig von Mises Institute.
- BOOK Rockwell, L.H. Jr. (1990) The Case for PaleoLibertarianism. Liberty.
- BOOK CHAPTER Rothbard, M. N. (2009). Eşitlikçilik: Doğaya Karşı İsyan. (pp. 19-21). Liberte Yayınevi.
- BOOK CHAPTER Rothbard, M. N. (2009). Eşitlikçilik: Doğaya Karşı İsyan. (p. 20). Liberte Yayınevi.